Muharrem’in Doğru ve Yanlışları

10 Aralık 2011
By

HİCRİ YILBAŞI- MUHARREM- AŞURE- ON MUHARREM ORUCU- AŞURE TATLISI Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. (Tevbe süresi, 36) Muharrem Muharrem arapça bir kelime olup, kelime kökü itibariyle "haram"dan türemiştir. sözcük karşılığı, haram olan, yasaklanan anlamındadır. Araplar İslam öncesi dönemde (cahiliye döneminde) dahi, kabile yaşantısının bencilliklerinden kaçınarak, arabi ilk ay olan "muharrem" ayında bir birbirlerine savaş açmak gibi "yasaklanan" fiillerden kaçınırlarmış. Hicri Yılbaşı Hicri Yılbaşı, (kameri) hicri takvime göre Zilhicce ayının son gecesini Muharrem ayının birinci gününe bağlayan zaman dilimidir. İslami takvime göre bir sonraki güne güneş batması ile (akşam ezanı) geçilir. Bu zaman dilimi ay takvimi esaslı olduğu için bir sonraki hicri yılbaşı 11 ya da 12 gün daha erken bir tarihe denk gelir. Haram aylar Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur'an'da kıymet verilen dört haram aydan biridir. Bu aylarda barış içinde yaşanması, savaş yapılmaması ile ilgili İslam öncesi ve sonrası kurallar mevcuttur. Muharrem orucu Muharrem ayı denince öne çıkan hususlardan birisi de "Muharrem orucu"dur. Başta el-Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok Hadis imamı tarafından nakledilen bir rivayete göre Efendimiz (s.a.v) Medine'ye hicret ettiğinde Yahudilerin Muharrem ayının 10. günü oruç tuttuğunu görmüş, bunun sebebini sorunca da "İsrailoğulları'nın bugünde Kızıldeniz'i geçip Firavun ve ordusundan kurtulduğu, Hz. Musa (a.s)'ın da bu sebeple bugünü oruçlu geçirip İsrailoğullarına da aynı şeyi emrettiği cevabını almıştı. Bunun üzerine "Biz Musa'ya (muvafakat etmeye) sizden daha layıkız"" buyurarak Muharrem'in 10. gününü oruçlu geçirmiştir. Ancak Efendimiz (s.a.v), Yahudilere muhalefet amacıyla da bu oruca önünden veya arkasından bir gün eklenmesini uygun görmüş ve gelecek seneye ulaşırsa öyle yapacağını belirtmişti. Ancak o senenin Muharrem'ine ulaşamadan Refik-i A'lâ'ya intikal etmişti.5 Bununla birlikte, Muharrem orucu denince hemen aklımıza geliveren bu hadise, o oruca hususiyetini veren başlıca unsur değildir. Sahih rivayetlere göre Kureyş, cahiliye döneminde de Muharrem ayının 10. günü oruç tutardı. Efendimiz (s.a.v) de Ramazan orucu farz kılınana kadar bu oruca devam etmiş ve Sahabe'ye de tutmalarını emir buyurmuştu. Ramazan orucu farz kılındığında ise Aşure günü oruç tutmayı herkesin kendi isteğine bıraktı.6 Dolayısıyla dilimize "Aşure" olarak yerleşmiş bulunan Muharrem'in 10. günü orucunun mahza Yahudilerden alınmış bir oruç olmayıp, Hz. İbrahim (a.s) vasıtasıyla oğlu Hz. İsmail (a.s)'a ve oradan da Kureyş'e intikal etmiş bir uygulama olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Aşûre Aşûre, on mânâsına gelen "aşr" kelimesinden alınmıştır. Hicrî senenin birinci ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe: Aşûre günü denilmiştir ki, Muharrem ayının onuna rastlayan aşûre gününün fazileti de o günde cereyan edegelmiş olaylardan kaynaklanmaktadır ki, Cenâb-ı Hak, bu mübarek günde on peygamberine on büyük ihsanda bulunmuştur. Şöyle ki: 1- Hz. Adem (A.S.)ın tevbesi bugün kabul edilmiştir. 2- Hz. Nûh (A.S.)ın gemisi bu günde, Cudî dağının üzerine, karaya oturmuştur. 3- Hz. İbrahim (A.S.) bu günde dünyaya gelmiştir. 4- Hz. Yakub (A.S.)ın gözleri aşûre günü tekrar görmeye başladı. 5- Hz. Yunus (A.S.) balığın karnından bugün kurtulmuştur. 6- Hz. Yusuf (A.S.) kuyudan aşûre günü çıkarılmıştır. 7- Cenab-ı Hak, Musa (A.S.)a aşûre gününde mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ve askerlerini sulara boğmuştur. 8- Hz. Davud (A.S.)ın tevbesi bugün kabul buyrulmuştur. 9- Hz. İsa (A.S.) aşûre günü doğmuş ve o günde de göklere kaldı-rılmıştır. 10- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin tasavvur edilebilen gelmiş geçmiş bütün günahları aşûre gününde afv edilmiştir. Ayrıca, Hz. İdris (A.S.)'ın göklere kaldırılışının, Hz. Eyyüb (A.S.)'ın hastalıktan kurtuluşunun ve Hz. Süleyman (A.S.)'a saltanatının ihsan edilişinin de aşûre gününde vaki olduğu rivayet edilmektedir. (Ayni, Umdetü'l-Kari, Savm: 69, 8/233.) Aşure Tatlısı Aşûre günü, ziyafet hazırlamak, aile halkını sevindirmek, sene boyunca bereketlere vesile olduğu kayıtları vardır. Ebû Saidi'l-Hudrî (R.A.)den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz: "Aşûre günü, aile efradına yeme-içmesini bol yapan kimseye, Cenâb-ı Hak sene boyunca rızkını genişletip bollaştırır,"( Beyhaki, Şuabu'l-İman, 3/366) buyurmuşlardır. Doğru ve Yanlışlar Genel kanı hicretin muharrem ayında vüku bulduğu şeklinde olmasına rağmen bu yanlış bir bilgidir. Hicret ve Muharrem ayıyla ilgili bilmemiz gereken *Hicret olayı Muharrem ayında değil Rebiülevvel ayının başında olmuştur. *Hicri yılbaşı Muharrem ayıyla başlar. Ancak hicri yılbaşının Muhrrem ayından başlatma işi Hz peygamberin bu ayda Mekkeden medineye hicret ettiği anlamına gelmemektedir. *Hicri takvim Hz ömer devrinde hicretten sonra oluşturulmuştur. *Hicri takvimin muharrem ayından başlatma fikri Hz. Aliye aittir. *Muharrem ayı haram aylardandır. * Haram aylar: zilkade, zilhicce, muharrem ve receb aylarıdır. Bu dört ay evrensel barış ayları olarak kabul eilmiştir. * Bu aylar dünya barış ayları olarak tarihin derinliklerinden beri devam etmekte ve barış dini olan islam dini de bu geleneği aynen benimsemiştir. *Barış bütün insanlığım ortak arzusudur. * Bütün semavi dinler bu gayret içinde olmuşlardır. *Muharrem ayında birçok Peygamberin hayatında önemli ve olumlu olaylar vuku bulmuştur. Özellikle muharremin onuncu günü anlamına gelen "Aşure" günü bu açıdan ayrı bir konuma sahiptir. *Aşure günü adına birden fazla gıdaların karışımından yapılan tatlı yemeğin dini sahih bir temele dayanmadığı bilinmektedir. Bu gelenek büyük ihtimalle Yahudi dininden bizim kültürümüze sızmıştır. *Bu yemek adetinin Hz Nuh a.s.a dayandırılmasının da aslı yoktur. *Muharrem ayının onuncu günü yani "Aşure" gününü oruçlu geçirmek sünnettir. *Peygamberimiz s.a.v. bu günde oruç tutmuş ve bir gün öncesi yada bir gün sonrası ile beraber tutulmasını tavsiye etmişlerdir. *Madem ki bu kutsal yani saygın gün bizden önceki milletlerin peygamberleri hayatında müsbet olarak önemli hadiselere ev sahipliği yapmış ve önceki peygambeler de bu nedenle bu güne ayrı bir önm atfetmişlerdir. Bizler de peygamberlerin izini takip ederek bu güne ayrı bi önem vermeli ve ibadetle değerlendirmeliyiz. *Hele bir de bu zaman diliminde kerbela olayı gibi elim vakanın meydana gelmiş olması bütün müslümanların gönlünde bu ayın derin izleri mevcuttur. *Bu noktadan hareketle Hz Muhammed s.a.v.den önce gelmiş peygamberlerin uygulamaları bizim için de nümune-i imtisaldır. Nitekim Hz peygamberimiz de biz önceki peygamberlerin izini takip etmeğe daha evla bir millettiz diye buyuruyor. *Hicri takvim hicretten onyedi yıl sonra Hz Ömer hilafeti ve Hz Alinin öngörüsüyle muharrem ayından başlatılmak üzere tesbit edilmiştir. * Allah c.c. Hz Musaya "Milletine Allah'ın günlerini hatırlat" (İbrahim süresi) diye buyuruyor. * Hz Muhammed s.a.v. yahudilere hitaben "Ben sizden daha yakınım Musaya" diye buyurdu. *Bütün bu hakikatlere bakarak kişilerin, özellikle tarihi şahsiyetlerin ve hatta tarihi vakaların yıldönümlerini anmak, hatırlamak ve kutlamak dini kaynaklıdır diyebiliriz.

Read more »

Tefsir Dersinden 6

31 Mayıs 2011
By

Orta Namaz Ne demektir. Orta Namaz Hangisidir.? Bu Konuda Farklı Görüşleri Aşağıya Almaya çalıştık. ORTA NAMAZ NE DEMEKTİR? بسم الله الرحمن الرحيم ((حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلاةِ الْوُسْطَى وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ)) الْوُسْطَى (El-Vusta) kelimesi kip olarak ef’alüt-tafdil kalıbından müennes yani dişil kipi olup müennes olan وَالصَّلاةِ (Es-Salat) kelimesinin sıfatıdır. Daha fazla-daha ziyade… anlamını manaya katan bir kalıptır. Burada (El-Vusta) kelimesi sadece vasat yani orta –iki şeyin ortası anlamında değildir. (El-Vusta) daha faziletli ve daha hayırlı/ sevaplı/ bereketli namaz manasında orta namaz demektir. Zira salt iki şeyin ortasında olmak bir fazilet değildir. Hadis-i şeriflerde de “Evsat” kavramı da bu manada kullanılmıştır. "İşlerin en hayırlısı evsat yani orta olanıdır". Orta olan hayırlı olandır. En hayırlısı da orta olandır. الْوُسْطَى (El-Vusta)kelimesinin الصَّلَوَاتِ ‘kelimesine atfi, hassın genele atfi babındandır. Buradaki hikmet kadir gecesinin diğer gecelere nisbetinde var olanın aynısıdır. Daha faziletli orta namaz hangisidir ? Bu soruya kesin cevap vermek zordur. Kadir gecesi gibi… Ancak İslam bilginlerinin bu konuda farklı görüş ve delilleriyle beraber birden fazla öngörüleri olmuştur. Bunlara biraz değinelim: *Meleklerin yer yüzüne iniş ve mele-i a’laya yükseliş zamanına denk geldiği için orta namazın ikindi namazıdır demişlerdir. Bu görüş ayni zamanda İmam Şafiye aittir. * “Ümmetime sabahın erken anlarında bereket kılınmıştır.” Mealindeki peygamberimiz s.a.v.’in hadisinden hareketle orta namazın sabah namazı olarak değerlendirenler, Maliki mezhebine mensup bilginlerdir. İnsanlar, istirahat ve uykularından feragat ederek bu namaza kalktıkları için bu namaz diğerlerine nazaran daha meşakkatli olması, bu görüşü desteklemektedir. *İslamda ilk nazil olan namaz öğle nazmıdır. Zühür kelimesi de “ilk ortaya çıkan namaz” anlamını te’yit eder. İşte bu münasebetten hareketle en faziletli anlamında orta namazın öğle namazıdır. Denmiştir. *Gündüz namazlarının vitri hükmünde olması hasebiyle akşam namazını الْوُسْطَى (El-Vusta) olarak görenler olmuştur. Ayrıca zaman geceyle başlar gecenin başlangıcı da akşam iledir. * Yatsı namazını sabah namazında var olan meşakkatten hareketle الْوُسْطَى (El-Vusta) yatsı namazıdır. Diyenler de olmuştur. Bu konudaki diğer görüşler ise; 1. Cuma namazı. Cuma günü cuma namazı, diğer günlerde öğle namazıdır. Bu da Hz. Ali'den rivayet edilmiştir. 2.Cenaze namazı 3.Bayram namazı; Kurban bayramı/ Ramazan bayramı her birinin ayrı dayanakları bulunmaktadır. İbn- Arabi gibi zatlar ise sabah ve ikindi namazlarını ağırlık görüş olarak değerlendirmişlerdir. ki Ebu Hayyan'ın anlattığına göre Hz. Ömer ve Hz. Osman bu görüşe sahiptirler. Bütün bu rivayetler arasında itimada en uygun olan görüş; Hz. Peygamberin salat-ı asır (ikindi namazı) diye açıklamasıdır..." *İbn Cerir Taberî de tefsirinde bunu doğru göstermiştir. Hanefîlerin de en çok taraftar olduğu görüş budur. Böyle olmakla beraber, bu kadar ihtilaf içinde bunun kesin bir tefsir olduğu iddia edilemez. Şüphe yok ki her birinin ayrı bir delil ve dayanağı vardır. Ancak Allah c.c. kadir gecesini hikmetlerine binaen gizlediği gibi insanlar bütün namazlara الْوُسْطَى (El-Vusta)namazı olarak telakki etsinler diye belirtmemiştir. Tabiînin büyüklerinden Said b. Müseyyeb ve Ebu Bekir Varrak bu görüşe sahip olmuşlardır. Cenab-ı Allah, Ramazan ayında kadir gecesini, Esmâ-i Hüsnâ'sında (en güzel isimleri içersinde) İsm-i Azam'ını (en büyük ismini), cuma gününde icabet saatini gizlediği gibi; namazlar içinde de orta namazını gizlemiş ve bununla beraber muhafazasını emretmiştir ki; namazların hepsine devam ve muhafazasına itina gösterilsin. Böyle olduğunu Nafi, İbn Ömer'den rivayet etmiş, Rebi' b. Heysem de bu görüşe sahip olmuştur. Elmalı tefsirinde konuyla ilgili şu değerli bilgiler yer almaktadır: الْوُسْطَى (El-Vusta) beş vakit namazdan, belirsiz olarak bir tanesidir. dedikten sonra şöyle devam eder: Bir de bu âyet önce, "orta namazını, ikindi namazını..." diye inmişti. Hz. Hafsa'nın, kölesine yazdırdığı ve bu âyete gelince özellikle imla suretiyle yazdırdığı mushafta ve yine Hz. Aişe'nin mushafında böyle ve bir rivayette: "o ikindi namazıdır" şeklinde olduğu, fakat bunun daha sonra neshedilip (kaldırılıp) yalnız, kırâetınin kaldığı mütevatir kırâetlerle sabit ve Bera' b. Âzib hazretlerinden de özellikle rivayet edilmiş bulunduğu cihetle anlaşılıyor ki bu önce ikindi namazı olmak üzere tayin edilmiş olduğu halde, daha sonra tayini neshedilip kapalı bırakılmıştır. Tefsirci Kurtubî demiştir ki, sahih olan budur; çünkü deliller, birbirine zıt ve tercih şekli de yoktur. Meselenin gramer yönüne dönecek olursak; الصَّلَوَاتِ (Es-Salavat)kelimesi çoğuldur. الْوُسْطَى (El-Vusta) buna atfolunmuştur. Arap dilinde çoğulun en azı üçtür. Matuf ile matufün aleyh’i ayni olamaz müğayir olması gerekir. Buna göre dört sayısının tekli sayı olmadığından ortası olamayacağına göre namazların sayısı bunun bir fazlası olan beş vakit olduğu ortaya çıkmaktadır.

Read more »

Tefsir Dersinden5

25 Mayıs 2011
By

ÖLÜMDEN KAÇIŞ VE HIZKİYL بسم الله الرحمن الرحيم : {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ أُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ فَقَالَ لَهُمْ اللَّهُ مُوتُوا ثُمَّ أَحْيَاهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَشْكُرُونَ}. - Görmedin mi o kimseleri ki kendileri binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıktılar. Allah da kendilerine "ölün!" dedi, sonra da onlara bir hayat verdi. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların pek çokları şükretmezler. Musa a.s. vefat ettikten sonra yuşa’ bin Nun İsrail oğullarının başına geçti. Ondan sonra Kalip. Kalipten sonra ‘’ Zü’l-Kifl’’ de diye bilinen Hızkil başa geçti. Hızkıl Aleyhisselâmın Soyu Ve Künyesi: Hızkıl b. Bûzi, Bûri veya Nûridir. Hızkıl Aleyhisselâmın annesi yaşlanıp çocuk doğurmaz hale geldikten sonra, Yüce Allâh´dan bir oğul dilemiş ve Hızkıl Aleyhisselâm, ihsan olunmuştur. Bunun için, Hızkıl Aleyhisselâm (İbnül´acûz = Koca Karının Oğlu) diye anılmıştır. : {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ أُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ فَقَالَ لَهُمْ اللَّهُ مُوتُوا ثُمَّ أَحْيَاهُمْ}. İbn-i Abbas, ibn-i Masut ve bazı sahabiler: Ayetin tefsirinde şöyle dediler: Daverdan adında bir kasaba vardı. Bu kasabada veba hastalığı baş gösterdi. Bütün kasaba halkı yurtlarını terk ederek kaçtılar. Geride kalanlar vebadan öldüler. Bir zaman sonra ikinci veba salgınından yani ölümden kaçarak bütün yurdu terk ederek efiyh vadisine sığındılar. Aşağı ve yukarı iki yamaçtan ‘’Ölün’’ nidalarıyla hepsi birden ölüverdiler. Bazı kayıtlara göre sekiz gün ölü halde kaldılar sekizinci günün sonunda Allah onları diriltti veya hayat verdi. Ve "سبحانك الله وبحمدك لا إله إلا أنت" tesbihatı okuyarak uyandılar. Hızkıl Aleyhisselâmın Peygamber Ve Binlerce Ölünün Dirilişine Vâsıta Ve Şâhid Oluşu: Hızkıl Aleyhisselâm; İsrail oğulları Peygamberlerinden olup Kâlib b.Yufenna ve oğlunun vefatından sonra, Yüce Allah, onu, İsrail oğullarına Peygamber olarak göndermişti. Bakare sûresinin: "(Sayıları) binlerce olduğu halde, ölüm korkusuyla, yurdlarından çıkanları, görmedin mi Allah, onlara: "Ölünüz!" buyurdu. Sonra da, kendilerini, diriltti. Her halde, Allah, insanlara karşı, fazi (ve inayet) sahibidir. İmam Ahmed r.a. anlattığına göre peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurdu: Bu maraz yani veba hastalığı (Taun) sizden önceki milletlerin azabı olmuştur. Bir memlekette bu hastalık var olduğunu duyarsanız oraya girmeyin. Yaşadığınız memlekette baş gösterirse de başka diyarlara kaçıp gitmeyin. (Karantina ) Fakat, insanların pek çoğu, şükretmezler." mealindeki 243. âyetinin tefsirinde deniliyor ki: İsrail oğullarından; belâya ve zamanın mihnet ve meşakkatına uğrayan bazı insanlar, uğradıkları belâ ve meşakkatlerden şikâyetlenmişler ve: "Âh! Ne olurdu, keşke, biz ölmüş olsaydık ta, şu içinde bulunduğumuz şeylerden, rahata kavuşsaydık!" demişlerdi. Bunun üzerine, Yüce Allah, Hızkıl Aleyhisselâma Vahy edip: "Senin kavmin, belâdan çığlık koparıyor. Onlar, ölecek olurlarsa, rahata kavuşuvereceklerini sanıyor ve arzuluyorlar! Onlar için, ölmekte hangi rahatlık var Onlar, benim, kendilerini, öldükten sonra, diriltemeyeceğimi mi sanıyorlar Filan yerdeki makbere´ye kadar git! Orada, dört bin ölü bulunmaktadır. Onların arasında ayağa kalkıp kendilerine seslen! Onların kemikleri, darmadağın bir haldedir. Onların kemiklerini, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar, dağıtmışlardır!" buyurdu. Bunun üzerine, Hızkıl Aleyhisselâm: "Ey kemikler! Yüce Allah, sana, toplanmanı, emrediyor!" diyerek seslenince, kemikler, ölülerden her insanın yanında toplanıverdiler! Hızkıl Aleyhisselâm, ikinci kez: "Ey kemikler! Yüce Allah, sana ete bürünmeni emrediyor!" diyerek seslenince, kemikler, hemen ete etten sonra da, deriye bürünüp cesedler haline geldiler. Hızkıl Aleyhisselâm; üçüncü kez: "Ey Ruhlar! Yüce Allah, sana cesedlerine geri dönmeni emrediyor!" diyerek seslendi. Allah´ın izniyle hepsi ayağa kalktılar Soru: Ölüm birdir. Her can bir defa ölür ölümden sonra bir daha ölüm olmaz. Nitekim Kuran-ı Kerimde bu manada birden fazla ayetler vardır., Cevap: "Allah onlara `ölün' dedi." Allah onlara bu sözü nasıl söyledi? Nasıl öldüler? Bu konuda bilgi yok. Ancak ecel geldiğinde ölüm vaki olur ve ecel ile vaki olan ölümden sonra başka ölüm yoktur. Allah c.c. bunları ecelleri gelmeden önce ruhları aldı. İbret olsun diye tekrar diriltti. İşte "Sonra onları diriltti." Ayeti kerimesi üzerinde de fazla yorum yapma imkanımız bulunmamaktadır. Ecelleri geldiğinde yeniden hakikaten öldükleri muhakkak. Ancak hem kendileri hem kendilerinden sonra gelen nesilleri hep bu ölüm korkusuyla yaşadılar. Yüzlerinden ölüm korkusu hep vardır hala. Onların nesilleri bile hayatı çok seviyor ve ölümden çok korkuyorlar. Hızkıl Aleyhisselâm, İsrail oğulları arasında ne kadar kaldığına dair kesin kayıtlar yok Ancak yirmi yedi yıl kaldığı söylenir. Hızkıl Aleyhisselâm, onların, bu hallerinden incinip Babil diyarına hicret etti, vefatına kadar, orada kaldı. Kabrinin, Halle (Hılle) ile Küfe arasında bulunduğu söylnir. (Bağdata yakın bir yeerdir) Hızkil vefat ettikten sonra israiloğulları Allahın emir ve yasaklarını unuttular: Başlarına büyük olaylar geldi; hak yolunu şaşırıp putlara tapmaya başladılar. Ba’l adında meşhur bir putları vardı ona ibdet etmeye başladılar. Bunun üzerine Allah c.c. onlara İmran peygamberin torunlarından İlyas bin Yasin’i peygamber olarak gönderdi. Tekrar hizkil dönemine dönecek olursak; İsrail oğulları, renkten renge giren, değişik halli bir kavim olduklarından, Hızkıl Aleyhisselâmın emirlerini dinledikleri de, dinlemedikleri de, olurdu. Bir gün Hz. Ömer namaz kılarken geride iki yahudi varmış. Hz. Ömer rükûa varırken hava yapar, yani rükûda kollarını bögürlerine kısmayıp serbest ve aralıklı tutarak dizlerine kor ve karnını çekkin tutar ve bu şekilde rükûda mertçe ve güçlü bir vaziyet alırmış. Bunu gören yahudilerin biri, diğerine "Bu o mu?" der. Hz. Ömer, namazı bitirince birisinin "Bu o mu?" dediğini söylemiş. Yahudiler: "Biz kitabımızda Allah'ın izniyle ölüleri dirilten Hazkil'in verdiğini verecek demirden bir boynuz (karn) buluyoruz demişler. Ömer'in: "Biz kitabımızda Hazkil ve İsa'dan başka Allah'ın izniyle ölüleri dirilten bulmuyoruz." demesi üzerine, "Biz, Allah'ın kitabında sana nakletmediği peygamberler buluyoruz demişler. Ömer de "evet" der. Bunun üzerine Yahudiler, ölüleri diriltmeye gelince, "Sana şunu söyleyeceğiz ki İsrail oğullarında veba meydana gelmişti. Bunlardan bir kavim çıktılar, bir mil gider gitmez Allah, bunları öldürdü. Bunlara bir duvar çevirdiler. Kemikleri çürüdüğünde Cenab-ı Allah, Hazkil'i gönderdi, üzerlerinde bir müddet durdu, Allah da bunları bu yüzden ölümden sonra tekrar hayata kavuşturdu." dediler diye de rivayet edilmiştir. İşte bu âyet, bu kıssaların biri veya hepsi dolayısıyla inmiştir. Ve deniliyor ki Hazkil, Zülkifl (A.S.)dır.

Read more »

Diyardan Önce Civar 2

16 Mayıs 2011
By

Komşuluk hakları konusunda dinimiz, renk, ten, ırk hatta din ayırımı yapmaksızın herkesi eşit saymaktadır. Dolayısıyla sadece Yahudi olanları komşu kabul edip Yahudi olmayanları komşu görmeyen, yabancılara karşı nefreti telkin eden Yahudi komşuluk anlayışı adil görülmediği gibi gerçek dışı ve Müslümanlara karşı tahammülsüzlüğün her gün artmakta olduğu batı toplumlarında hayata yansıması olmayan Hıristiyanlığın “komşuyu sevme” yaklaşımı da gerçekçi görülmemektedir. Mukaddes kitabımızda iyilik bağlamında anne babadan sonra komşularımız, zincirin diğer halkasını teşkil etmesi, peygamberimiz s.a.v. de sürekli karşılıklı ilişkiler sebebiyle komşular arasındaki güven konusunda ısrarlı tavsiyeleri, dinimizde konuya verilen ehemmiyeti göstermesi açısından anlamlıdır. Nitekim Nisa süresi 36. ayet-i kerimede yüce Allah: “Allaha ibadet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne babaya yetimlere, miskinlere ve yakın ve uzak komşuya iyilikte bulunun” buyururken, Hz. Peygamber s.a.v.: "Cebrail a.s. durmadan bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye ederdi. Bu sıkı tavsiyeden, komşuyu komşuya mirasçı kılacağını sandım" Diğer bir hadisinde: "Şerrinden komşusunun güvende olmadığı kimse gerçek mümin olamaz" buyuruyor. Kur’ani bir terim olarak Komşuluk deyimi birbirinin mutluluk ve kederini paylaşma, ona zarar veren davranışlardan sakınma dostça yaşama, mal, can ve haysiyetini himaye etme gibi erdemli davranışları içinde barındırdığı gibi mülkiyet haklarından yararlanırken birbirlerine karşı dini, ahlaki ve hukuki bir dizi yükümlülükleri getirmektedir. Alt üst ve yan komşular; yol, giriş, merdiven, çatı ve bodrum gibi ortak mahaller yanında meskenin özel bölmelerden yararlanırken başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır. Gayri menkulün satışı durumunda komşusuna rayiç bedel üzerine şufa hakkına dikkat etmeliler. Aile mahremiyeti ve özel hayatın gizliliği açısından da komşulara bir takım sorumluluklar düşmektedir. İslam bilginleri komşuluk hakları konusunda akraba yabancı yakın uzak dindaş ve dindaş olmayan ayırımı gözetmeksizin bütün komşulara iyilikte bulunmak, zarar verici davranışlardan sakınmak, ahlaki ve hukuki kurallara riayet etmek gerektiği konusunda hemfikirdirler. Komşusuna zarar veren her türlü davranışın engellenmesi amacına dayanan bu kurallar, sosyal bir yaşantıya sahip olan toplumumuzu asırlarca birlik ve beraberlik içerisinde ayakta tutmada büyük rol oynamıştır. Ancak yoğun göç ve kentleşme sonucu komşuluk gibi sosyal dayanışma bağlarının büyük ölçüde kopmakta olduğu görülmektedir. Bu durum, yeni nesil arasında suçlara bulaşma başta olmak üzere özellikle kent hayatındaki birçok sorunu besleyen başlıca kaynaklardan birini teşkil etmektedir. Komşusunun, kendisinde ne gibi hakları bulunduğunu soran bir sahabeye Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: "Hastalanırsa ziyaretine gidersin, vefat ederse cenazesini kaldırırsın. Senden borç isterse borç verirsin. Darda kalırsa yardım edersin. Başına bir felâket gelirse teselli edersin. Evinin damını onunkinden yüksek tutma ki, onun rüzgârını kesmeyesin. Ya senin ne pişirdiğini bilmesin, ya da pişirdiğinden ona da ver." Dinimizde komşuluk haklarına iman ve ahlaki erdemlikler noktasında ne kadar büyük önem verildiği Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın şu buyruklarından anlıyoruz. “Allaha ve ahiret gününe imanı olan komşusuna zarar vermesin” “Allaha ve ahiret gününe imanı olan komşusuna iyilikte bulunsun” “Allah katında en hayırlı komşu, komşusuna iyilik yapandır.” Komşuluk kavramı üzerinde bir çok haklar terettüp etmektedir. Bunlardan bazılarına işaret edecek olursak; 1.Selam vermek ve selamını almak. Bu görev bütün din kardeşlerimiz için söz konusu olmakla beraber komşuluk münasebetleri açısından karşılıklı sevgi ve saygıyı perçinleştirmesi açısından komşular için daha önemi vardır. 2. Zarar vermemek. Komşuluk hakları konusunda en önemlisi ve en büyüğü… Başkalarına zarar vermek dinimizce genel olarak yasaklanmış olmakla beraber komşu söz konusu olduğunda bunun vebalı daha da artar. Peygamberimiz s.a.v. komşuya her türlü zarar vermekten şiddetle sakındırmıştır. Gelin peygamberimiz s.a.v.’ ın bu konudaki şu buyruğuna beraber kulak verelim “Allaha yemin ederim ki, iman etmiş olamaz, Allaha yeminle iman etmiş olamaz Allaha yeminle iman etmiş olamaz. Kim Ya Resulallah diye soruldu. Komşusu zararından emin olmayan kişi ”diye buyurdu. Sahabe-i kiram bir kişi hakkında “ Falan zat her geceyi ibadetle geçirir, her gün oruç tutar. Ancak komşularına eziyet veren bir dili vardır.” dediklerinde peygamberimiz s.a.v. bu kişide hayır yoktur, bu kişi ateşliktir.” diye buyurdu. Peygamberimiz s.a.v. e bir adam gelir komşusundan zarar gördüğünü şikayet eder. Peygamberimiz eşyalarını yol kenarına çıkar ondan uzaklaş der. Adam da öle yapar yoldan gelen geçen her kes durumu sorar meseleyi öğrenince kötü komşuya lanet okur. Kötü komşu peygamberimize gelerek halkın kendisine lanet okuduğunu şikayet eder. Peygamberimiz s.a.v. halktan önce Allah sana lanet okumuştur da farkında değilsin der. 3. Ufak eziyet ve rahatsızlıklarına katlanmak. Erdemli bir huy ve ulvi bir derecedir bu. Komşuluk hakkı adına komşudan gelen eziyetlere katlanmak… Komşusuna zarar vermemek bir çok kişinin yapabileceği bir iştir. Ancak başkalarından gelen zarara katlanmak ona tahammül gösterip sabretmek az kişinin sahip olduğu yüksek bir meziyettir. “Kötülüğü en güzel olanı ile sav (Muminun 96)” “…Kim sabreder ve bağışlama yolunu tutarsa işte bu büyük bir işi başarmaktır (Şura 43) ” Hz. Hüseyin r.a. şu sözü çok anlamlıdır: “İyi komşuluk komşuya zarar vermemek değil, iyi komşuluk komşusundan gelen eziyetlere katlanmaktır.” 4. Komşuyu yoklamak, kollamak ve sahip çıkmak. Peygamberimiz s.a.av. “Yanı başındaki komşusu aç olduğunu bildiği halde tok yatan kişi bana iman etmiş olamaz” diye buyurdu. İyi insanlar komşularını yoklar varsa ihtiyaçlarını karşılamayı görev sayarlardı Peygamberimizin iyi arkadaşlarından birine bir hediye geldiğinde onu komşusuna gönderir, o da komşusuna gönderir… böylece onlarca kişiyi dolaşan hediye tekrar ilk kişiye dönerdi. Abdullah ibn-i Ömer bir koyunu kestirirken hizmetçisine ilk önce Yahudi komşumuzdan başla dağıtmaya dermiş. Hz. Aişe r.a. peygamberimize “benim iki komşum var hangisine önce hediye vereyim” diye sorduğunda “kapısı kapına daha yakın olandan başla.” diye buyurmuş 5. Kendi için istediği iyiliği din kardeşi için de istemek. İslam’da komşuya iyilik istemek imandan sayılacak derecede ulvi bir yere oturtulmuştur. Peygamberimiz s.a.v. Nefsim yedi kudretinde olan Allaha yeminle bir kul kendi için arzu ettiği iyiliği komşusu için de istemedikçe iman etmiş olmaz. Diye buyurur. İslam peygamberinin buyurduğuna göre komşusuyla iyi geçinen kişi iyi bir kişidir. “Allah katında iyi arkadaş da arkadaşına iyilik yapandır. İyi komşu da komşusuna iyilikte bulunandır.” 6. İffet ve mahremiyetini korumak. Komşuluk hakları mevzuunda en önemli başlıklardan biri de komşunun mahremiyetini korumaktır. Bazen kişi isteyerek yada istemeyerek komşusunun sır ve mahrem olan durumlarına vakıf olur. Bu durumda dünya ve öteki hayatta kendi sırlarının Allah tarafından örtülmesi adına komşusunun gizli hallerini, mahrem olan durumlarını gizlemeli kimseye ifşa etmemelidir. Komşusunun mahremiyetini ifşa eden kişi hem bu dünyada hem öteki hayatta kendi sırları yüce yaratıcı tarafından ifşa edileceğini bilmelidir. “…Rabbin kullarına zülüm edici değildir (Füssilet 46)” Günümüz toplumuna baktığımızda bu alanda bir çok eksiklerin var olduğunu görmekteyiz. Kapı komşusunun adını bilmeyenden tutun da komşusunun en ufak bir eziyetine tahammül edemeyene mahremiyetini koruyamayan, iffetini zedeleyen ihanet eden .., v.s. kadar …. İnsanlığım yüzkarası olan cahiliye devri insanları bile bütün kötülüklerine rağmen komşusunun namus ve iffeti konusunda kendileriyle övünürlerdi. İslam’la şereflenen sahabe devrinin yıldız şahsiyetleri ise şöyle derdi: Yanı başımda geçerse komşumun mahremi yolda Konağına varıncaya dek gözlerim a’ma oluverir orada. Toplumumuzun huzuru, birliği ve fertleri arasındaki sevgi saygı dinimizin buyruğu olan bu komşuluk hakları konusundaki erdem meziyetlerinin canlı tutmasıyla mümkün olabilecektir. Bireylerin içinde bulundukları bu ulvi ilişki ağları, bağlılıkları, ve ahlaki değerleri onları suçtan tamamen olmasa bile önemli ölçüde korumaktadır. Söz konusu bu değerler ise etkin bir toplum düzeni sosyal bir bilinç ile varlığını koruyabilmektedir.

Read more »

Diyardan Önce Civar

16 Mayıs 2011
By

Çevremizin vazgeçilmez bir halkası, ailemizden sonra en yakınımız olan komşularımızdır. İyi veya kötü günlerimizde, şartlar, bu en yakın çevremiz ile temas halinde bulunmayı gerektirir. “El-Car, Kabled-Dar” “Önce komşu sonra ev” sözü ile” ev “alma komşu al” atasözü halk arasında yaygın bir deyimdir. İyi komşuluk münasebetleri oranında bir mahallede gayri menkullerin değeri artar yada azalır. İyi bir komşuya sahip olmak kişinin dünya saadetindendir. Toplumsallaşmanın ayrılmaz bir parçasını teşkil eden komşuluk ilişkileri, dini referanslı olan kültürümüzde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu önemine binaen bütün semavi dinlerden, beşeri sistemlere kadar bütün toplumlar, gelecekte de birlik ve bütünlüklerini devam ettirmek için bu gibi maliyeti olmayan ve paha biçilmez değerde olan enformel sosyal dayanışma ve denetim mekanizmalara önem vermeye çalışmışlardır. En son evrensel hak din olan İslam dini Allah’a imandan sonra sosyal hayatın düzenine önem verirken aile ve komşuluk kavramları üzerinde durmaktadır. Komşuluk nedir ? Kur’an-ı Kerimde “Car” kerimesiyle yer alan komşu; Yakınlık, koruma, iyilik yapılması gerekenler anlamına gelmektedir. Meskenleri birbirine yakın kişi ve aile bireyleri birbirlerine komşu sayılırlar. Ayrıca tarla, arsa, işyeri ve meslek yönüyle birbirlerine yakınlığı olanlar da komşu sayılırlar. Komşu deyiminin kapsamı ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a): “çevrede sesi işitilenlerin komşu olduğu” görüşündedir. Hz. Aişe r.a. “her taraftan kırk hane ehlini” komşu olarak görür. Yoğun kentleşme sonucu yerleşme alanları ve stillerinin değiştiği günümüzde komşuluk sınırını örf ve günün şartlarına göre yeniden belirlemek yerinde olacaktır. Futbol takımı tutar gibi memleketçiliğin tutulduğu ve ön plana çıkarıldığı günümüzde, sosyal yapımızın temel dinamitlerinden olan komşuluk kavramı canlı tutulmalı; Hz. Ali ve Hz. Aişe r.a. gibi kapsamını daha geniş ve cömertçe yorumlamalıyız. Mesela komşuluğu mahallenin camisinden başlatabiliriz. Ayni camide her gün beraber saf tutanlar yakın komşu, diğerleri ise uzak komşudur denilebilir. Nitekim ecdadımızın mahalleleri cami mihverliydi. Mahalleler, cami etrafından başlamak suretiyle genişlerdi. Sosyal dayanışma bütün unsurlarıyla buradan topluma yayılırdı. İyilikleri yayma ve paylaşma amacıyla kurulan hisbe ile sorun ve sorumluluklar karşısında dayanışma amacıyla kurulan akile gibi sosyal ve fahri dayanışma mekanizmaları sayesinde idari merkezlere maddi ve manevi külfet getirmeden suç ve sorunlar ya hiç meydana gelmezdi yada adli mercilere yük olmadan kendi içinde haledilirdi. Burada cami, cemaat ve özellikle imamların rolü büyüktü. Biz, ferdiyetçi ve bencil olan batı toplumlarının aksine sosyal bir yaşantıya sahibiz. Geniş aile anlayışın tezahürü olarak formel meskenlerimiz, komşuluk gibi enformel sosyal ilişkilerimiz ile inanç ve ahlaki değerlerimizle farklıyız. İkinci dünya savaşından sonra özellikle batıda gelişen küçük ve çok katlı konutlar zorunluluk sonucu ve sosyal amaçlıydı. Bu küçük ve asosyal mesken tipleri bizim yaşantımıza uygun değildir. Bizim kültürümüzde meskenler konukseverlik bilinciyle geniş yapıdadır. Rahat ve mahrem tarzdadır. Batıdaki meskenler ise ferdiyetçi ve asosyal tiptedir, mahremiyet mülahazası yok, hala pencerelere kalın ve ince perde takma alışkanlığı yerleşmiş değildir. Küreselleşen dünyamızda şehirlere hızlı akım ve kentsel dönüşümler sonucu batıdakilere benzer çok katlı binalar çoğaldı. Bu durum göreceli olarak insanlarımıza refah ve rahat getirdi. Ne var ki, komşuluk gibi sosyal dayanışma ve kontrol bağları bu nispette zayıfladı. Burada mahalli idareler, şehir planlamacıları konunun mimar ve mühendislerine de büyük sorumluluklar düşmekte olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bağların yok olup gitmesi, ciddi sosyal, hatta güvenlik problemlerine yol açacağını kestirmek zor değil. Zira ülkemizde bu gibi dini ve kültürel kurumların yerine geçebilecek formel dayanışma ve kontrol mekanizmalarının etkinliği konusunda sıkıntılar vardır. Okul ve cami gibi örgün ve yaygın eğitim yuvalarında bu konuda yeni nesil bilinçlendirilmeli, merkezi ve mahalli idareler tarafından bu konu seminer, afiş, broşürlerle toplum aydınlatılmalı hatta muhtarlar ve özellikle bina yöneticileri bu konuda eğitimden geçirilmelidir. Komşuluk ilişkileri haftası kutlanmalıdır. Dahası bu konudaki evrensel dinimizin emir ve tavsiyeleri diri tutulmalı ve onlara riayet edilmelidir. Zira sosyal barış, huzur, dünya ve ahiret sadetleri yüce dinimiz tarafından teminat altına alınmıştır. Dinimiz tevhit ve birliktir. Tanışma ve dayanışmadır. Barış ve kardeşliktir. İnfak ve paylaşmadır. Başarı ve mutluluktur. Bütün bu üstün değerler komşuluk kavramında gizlidir. Bunların mefhumu muhalifi olan Maun süresi ise toplumsallaşamayanları azarlar bir şekilde insan hakları ve komşuluk ilişkileri konusunda bir manifestodur. Maun süresi, komşusundan ufak tefek ihtiyaçlarını esirgeyenlere yazıklar olsun mealindeki ayetle son bulmaktadır. Ayrıca komşuya iyiliği emreden Nisa süresi 36. ayet de Allah kibir sahibi böbürlenenleri sevmez cümlesiyle son bulur. Maun süresi de riyakar ve komşusundan maunu esirgeyenlere yazıklar olsun diye son bulur. Maun süresinin meali Komşuluk haftasında büyük afişler şeklinde halkın rahatça görebileceği ve okuyabileceği yerlere asılmalıdır. Bütün semavi dinler, Allaha iman etmek ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamak emrinden sonra sosyal hayatın düzenine önem verirken aile ve komşuluk kavramları üzerinde durmuşlardır. Ancak Tevrat’ta yer alan komşuluk hakları, Talmut yazarları sadece Yahudi olan komşulara iyilik yapılması Yahudi olmayanların komşu sayılamayacağı, merhamet edilmeyeceği şeklinde değiştirmişlerdir. Hıristiyanların komşuluk kavramını ve komşuyu sevme konusunu ütopik ve gerçek dışı bir mecraya sürükledikleri, bu kavramın klişeleşmiş kuru slogandan öteye geçmediği ferdiyetçi ve bencil batı Hıristiyan toplumunda, erdemlik adına komşuluk kavramından söz etmek zordur. Bu gün başta İslam olmak üzere diğere din ve kültürlere karşı medyaya yansıyan tahammülsüzlük manzaraları buna şahittir.

Read more »

Tefsir Dersinden 3

02 Nisan 2011
By

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿213﴾ İnsanlar tek bir ümmet idi. İnsanlar tek bir ümmet olmaları mümkün mü? Tarihin seyri içerisinde insanoğlu tek bir ümmet tek bir millet olabilmiş midir?. Olduysa ne zaman? Hak üzere mi yoksa batıl üzere mi olmuş? Kurani zaviyeden fark eder mi? Tek bir ümmet idiyse ne zaman ve neden ihtilaf oldu. ? Şimdi bunlara kısaca cevap verelim: Evet insanlar tek bir ümmet olmaları, tek bir ümmet ve millet haline gelebilirler. Millet de genel anlamda tek bir millettir.Zira insanoğlunun tek bir ümmet olabilmesi mümkinattandır. Olmaması-olamaması ise arızalardan dolayıdır. Tarihin seyri içerisinde insanlar tek bir ümmet olabilmiştir. Tarihin bir döneminde olabilen bu gün de başka bir günde olabilir. (كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً İnsanlar tek bir ümmet idi. Gelecekte de kiyamete yakın zamanda insanlar tekrar özü dönüş yaparak tek bir millet haline gelecektir. Bu iki zaman ucu arasında bazı dönemlerde pazı peygamber yada kıral nebile döneminde olabilmiş mi? bu konu ihtilaflıdır. كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً ) ayet-i kerimesi tarihte insanoğlu böyle bir dönem yaşadığını bildiriyor. İnsanoğlunu ve tarihi yaratan Allah c.c. insanlığa böyle bir zaman dilimini yaşatmıştır. Peki bu dönem ne zaman yaşanmıştır. Kayıtlara göre bu dönem Nuh a.s. zamanına kadar yaşanmıştır. Bazı tefsirlere göre bu dönem İdris a.s. ile başlar diye kayıtlı ise de doğrusu Adem a.s. ile başladığıdır. İşte insanlığın ortak hikâyesi. İnsanlar aynı yolu izleyen, aynı düşünceyi benimseyen tek bir ümmet halinde yaşıyorlardı. İbnü Abbas ve Katâde'dan kayıtlara göre Hz. Adem'in devrinden Hz. Nuh'un devrine kadar geçen on asrın insanları hak üzere idiler, görüş ayrılıklarına düşmeleri üzerine Hz. Nuh gönderilmiştir. Burada belki de Hz. Adem ile Havva'dan ve bunların çocukları ile torunlarından oluşmuş olan küçük çaptaki ilk insan toplumuna, bu toplumun henüz düşünce ve inanç farklılıklarının baş göstermeden önceki haline işaret ediliyor. konu Hz. Adem a.s.'ın nübuvveti ve kendinden önce var olan yada var sayılan millete yorumlayan kayıtlar da her ne kadar varsa da tartışmalıdır. Ayrıca ittifak ve birlik tevhit üzere mi yoksa başka inanç ve yaşayış üzere miydi? İttifak hakk üzere olup küfür üzere değil idi. Daha sonra zamanla insanlar arasında düşünceler farklılaştı, birbiriyle uyuşmayan görüş açıları belirdi, birden çok yaşama tarzları ortaya çıktı ve çeşitli inanç sistemleri doğdu. İşte o zaman da yüce Allah müjdelemekle ve uyarmakla görevli olarak peygamberleri gönderdi: وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ Allah, peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm vermek için peygamberler ile birlikte hakk içerikli kitap indirdi. İhtilafın sebepleri nelerdir. İhtilafın sebebi peygamberler değildir. İhtilafa düşen imana ermiş olanlar değildir. Ayetin diziminde istisna-ı farığ vardır. Bu paragraftan sonraki cümle manen mukaddemdir. Peygamberler niçin gönderildi. Batılı izale etmek için mi yoksa hakikatı devam ettirmek için mi? Hak asıldır. Batıl ise arızadır. Bütün peygamberler hakkı/islamı/ tevhidi devam ettirmek için gönderilmişlerdir. Diğer bir ifade ile peygamberlerin ilahi mesajı ileriye taşımak asıl vazife batılı-şirki ve sapkınlığı izale etmek bitabiidir. Bunun aksi değildir. Oysaki toplumdaki telakki aksidir. Mûtezile mezhebinden Kadı Abdülcebbar ve ona tabi olanlar demiştir ki: Peygamberlerin gönderilmesinden önce insanlar aklî şeriatlere sarılma bakımından bir tek ümmet idiler. Aklî şeriat yaratıcı olan Hak Teâlâ'nın varlığını ve sıfatını kabul ve nimetine şükürle hizmetinde bulunma; zulüm, tecavüz, yalan, cehalet, saçmalık ve benzerleri gibi aklın kötü gördüğü davranışlardan kaçınma esasına dayanmaktadır. Çünkü bunlar aklen kavranırlar. Madem ki ayette, "Allah, peygamberler gönderdi" ifadesi, peygamberlerin gönderilişinin, zamanda daha sonralık ifade eden "fâ" ile sonradan olduğunu göstermiştir. Demek ki bunlardan önce yaşamış tek ümmetin birliği, peygamberlerden yararlanılmış olmayan bir şeriattır; böyle bir şeriat ise, aklın ürünü bir şeriat olabilir. Fakat Hz. Adem ilk insan ve peygamber değil miydi? O hâlde peygamberlerin gönderilmesinden önce, sırf akıl ile yükümlü olan insanlar varsayımı nasıl doğru olur? Kâdî Abdülcebbar bu soruyu kendine sormuş ve cevap olarak demiştir ki: Herhalde Hz. Adem başlangıçta çocukları ile, akıl ürünü olan şeriatta bir araya gelmişlerdir, sonradan Cenâb-ı Allah, kendisini çocuklarına Peygamber olarak göndermiştir. Ve herhalde onun peygamberliğinin ilk şeriatı ortadan kalkmış da insanlar akıl ürünü şeriatlara uymuşlar ve daha sonra diğer Peygamberler gönderilmiştir. Ebu Müslim Isfahânî de Kâdî'nin bu görüşünü tercih etmiştir. Bunlara göre akıl, Peygamberlerden önce "İlahî bir elçi" olmuş oluyor. Peygamberlik de akılları, kendi kendilerine kavrayamayacakları yararlı şeylere ve mükemmelliklere ulaştırmış oluyor. Fakat bu görüşte de isbatı mümkün olmayan iki nokta vardır. Birincisi: Aklın, hükümlerin dayanağı olan hüsün (güzel) ve kubuh (çirkin) ta bizzat hakim olup olmayacağı ve aklen vacip olan şeyin, amel açısından da vacip olmasını gerektirip gerektirmeyeceği meselesidir ki bu, "Usûl ilmi" ile "Akâid ilmi"nin önemli konularındandır. İkincisi: Başlangıçta insanların, adalet ve zulmü rakib bilecek ve üzerine muamele kuracak derecede aklen hüküm çıkarmaya güç yetirip yetiremeyecekleri ve bu kadar derin bir şuur ile hareket edip edemeyecekleri meselesidir. Bu iki nokta bu gün bile kesin değildir. 5- Bazı tefsir bilginleri de demişlerdir ki, âyet ilk başta bir tek ümmeti açıkça beyan ediyor. Fakat bunun iman üzere mi, yoksa küfür üzere mi olduğunu açıklamıyor. Bu nokta delile muhtaçtır. Dolayısıyla bu konuda hüküm vermeyip, "İlim Allah katındadır." diye durmak gerekir. 6- "Burada dan maksat, ilk yaratılıştan bu yana bütün insanlar değildir. Bu 'tek ümmet' Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın kavmidir. Peygamberlerden maksat da bunlardan sonraki Peygamberlerdir" diyen tefsirciler de vardır. Ve bu son görüş âyetin kendisinden önceki kısma bağlantısı açısından uygun gibiyse de, âmm lafzını tahsis (fertlerinin tümünü kapsayan genel anlamlı "insanlar" kelimesini, fertlerinin bir bölümünü ifade eder biçimde özel anlamlı kılmak) zahire aykırı olduğu gibi; âyetin mânâsında genel görünen yüksek sosyal bir varlık olma sırrına da yeterli değildir. Biz de şunu hatırlatmak isteriz ki: Aklın en önemli değeri, illiyet (sebeplilik) kanunu gereğince, sebebden neticeye ve neticeden sebebe intikaldedir. Bu ise, içgüdü, yaratılış veya içgüdüsel akıl ve "bedihî = açık akıl" denilen, zorunlu prensiplere ve tecrübelere bağlıdır. Peygamberlik ise, teorilerin gayelerini bile zorunlu ilimler halinde kavrayan ve aşılayan ilâhî bir kuvvettir. Ve incelendiğinde, insanlığın sapıklıklarının, aklî ilerlemeler ile şehvete ait ilerlemelerin içiçe girmesinden ve akılların şehvet için kullanılmasından kaynaklanır.(Elmalı tefsirinden) Kendilerine kitap verilenler ihtilafa düştüler: Bu ihtilafları iki temel sebebe dayanmaktadır; Birincisi çekememezlik ve kıskançlıktır. Diğeri ise kitabın aslını yada bir kısmını unutmalarıdır. وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿213﴾ Allah, peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm vermek için peygamberler ile birlikte hakk içerikli kitap indirdi. ۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا Ancak kitap verilenler, kendilerine açık deliller geldikten sonra karşılıklı ihtirasları yüzünden bu kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Burada sözü edilen "azgınlık"; kıskançlık, açgözlülük, tamahkârlık, hırs ve keyfilik azgınlığı olabilir. İnsanları düşünce ve sistemin özünde anlaşmazlığa düşmeye; ayrılığa, inatçılığa ve serkeşliğe sürükleyen baş faktör, işte bu azgınlıktır. Bu arada Allah'ın izni ile mü'minleri, kâfirlerin üzerinde anlaşmazlığa düştükleri gerçeğe iletti. Zaten Allah dilediği kimseleri doğru yola iletir. Allahın izni olmadan hidayet yolunu bulmak imaknsızdır. Dünya ve ahret adına en büyük nimet hidayettir. Bu hidayetin kaynağı ilahi kitaptır. Burada ihtilaftan kurtulmanın reçetesi de verilmiş olmaktadır. Söz konusu reçete birden çok değil, bir tektir ve bu hakk içerikli kitabı indirmiş olan mercidir. O kaynak birden çok değil, bir tanedir ve o da tartışma ve uyuşmazlığa düşülen konularda insanlar arasında hüküm vermek için yüce Allah tarafından indirilmiş olan kitaptır. Bu kitap özü itibariyle bütün peygamberlerin yanlarında getirdikleri tek bir kitaptır. O halde gelen hep aynı kitaptır. Millet de genel anlamda tek bir millettir. Bu kitapta dile gelen düşünce de temelde tek bir düşüncedir: Yani tek bir ilâh, tek bir Rabb, tek bir kulluk mercii ve bütün insanlar için tek bir yasa koyucu olduğudur. ﴾ اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ ﴿214﴾ Allahın sünneti gereği sebep ve netice darlık olmadan yardım gelmez. Bu sünnetüllah değişmezdir. En büyük yardım ilahi zaferler bu durumda tecelli emiştir. “havf ile reca ” arası…. Dara düşmeden hıdır gelmez deyimi bu hakikati ne kadar da güzel ifade etmektedir. Ancak o ümitsizlik ve beklenti anında en birincil duayı dillendirebilmek büyük işi başarmak demektir ki, az kişiye nasip olmaktadır. Bunun bir çok örnekleri vardır. وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ…burada حَتّٰى harfinden sonra kural olarak isim olması halinde حَتّٰىnın mabe’di makablinin hükmüne tabidir. Dolayısıyla sorun yoktur. Ancak حَتّٰى dan sonra isim değil de fiil gelirse bu takdirde “Hatta” “İla” manasında olur. Kendinden sonrası kendinden öncekinin hükmüne dahil değildir. Bu durumda şöyle bir mana akışı ortaya çıkar; peygamber ve arkadaşları: “Allahın yardımı ne zaman ?” deyinceye kadar sarsıntı devam etti. Böyle dedikleri andan itibaren sıkıntı ve sarsıntı zail oldu. Oysa ki peygamberimiz s.a.v. fetih tepesinde uzun duaları beraberinde henüz sarsıntı ve sıkıntı devam etmekteydi. Burada يَقُولَ fiilini ref’ ile okuyan kıraat imamlarına göre mana biraz daha anlaşılır gibi… ref’ ile iki durum ortaya çıkar mazi ve hal. 1-nasb ile tilavet edildiğinde حَتّٰى dan sonraki fiil gelecek zaman içerikli olur. 2-Ref’ ile tilaveti durumunda “dili” geçmiş zaman yada hikaye-i hal tasviriyle mazi ve hal zaman içerir. ﴾ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ ﴿216﴾ يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿217﴾ Ey Muhammed! Cevaben de ki bu ayda savaş, büyük bir günahtır, fakat Allah yolundan, hak olan dinden alıkoyma ve Allah'ı inkar ve Mescid-i Haram'dan yasaklama Mescid-i Haram halkını, Muhammed ve arkadaşlarını ondan çıkarmak da Allah katında o savaştan ve diğer büyük günahlardan daha büyük bir günahtır. Fitne de savaşmaktan daha büyüktür. Öyle halkı dışarı çıkarmak, şirk ve küfür, insanları daha baştan veya daha sonra İslâm'dan menetmek, dinsizliği yaymakla herkesi belaya sokmak, İbn-i Hadramî'nin öldürülmesinden, daha fecîdir, daha acıdır. Oysa fitne taraftarı olan düşmanlar güçleri yeterse sizi dininizden çevirinceye kadar sizinle savaşıp duracaklardır. En büyük fitne şirktir. Şirk en büyük fitne ve beladır. Bütün fitneler şirk ve küfür kokmaktadır. وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴿217﴾ Burada وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ idğamsız yer almaktadır. MAİDE süresinde ise hem idğam hem fekk-ı idğam ile iki kıraat vechi bulunmaktadır. Müslümanlardan herhangi biriniz dininden döner de kafir olarak mürtetlikten tevbe etmeyerek giderse, artık bu nitelikle nitelenmiş olanların bütün amelleri, İslâm halinde yaptıkları iyiliklerin, güzel amellerin hepsi dünyada ve ahirette boşa gider, telafisi mümkün olmayacak bir biçimde tutulur, yaşama hakkı kalmaz. Uğraşıp didinmeleri boşa gider. ve bunlar cehennemliktirler. O ateşte ebediyen, kalırlar. Mürted olan bu hal üzere ölürse bütün amelleri boşa gider. Tevbe ederse: sevapları geri gelmez. Ancak daha önce ifa ettiği dini vecibelerin durumu konusunda mezhepler farklı yaklaşımlarda bulunmuşlardır: Maliki ve Hanefi mezheleri; ilki defa Müslüman olan asli kafir gibidir. Yani geçmiş savapları geri dönmez. Geçmişi dini vecibeleriyle de müağaza edilmez. İmam Şafiden gelen sağlam görüşe göre ise mürted olmadan önceki dönemde ifa ettiği dini vecibeleri sevaptan mücerret halde kendisine iade eder. Tarihte Haz Muhammed s.a.v. peygamberimizi gördüğü halde mürted olan kişi daha sonra tevbe ederek tekrar Müslüman olurmez., fakat Peygamberimizi bir daha göremez. Bu kişi sahabi sayılırmı sayılmaz mı ? Bu konuda Hanefi ve Maliki bilginler hayır sahabi sıfatı kazanamaz derken Şafii bilginler; bu sıfatı yeniden kazanır ancak sahabelik sevabını alamaz demişlerdir. Mürted olan kişinin nikahı konusunda da bu mezhepler arasında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Mevzu konuyu kaldıramayacak kadar detaylı ve önemi haiz olduğu için müsait başka bir alan ve zamana bırakalım inşallah…

Read more »

Etiketler